Evdekiler -12 Gıybet mi, Asla?

Lak lak lak tüm gün ne anlıyorlar bilmem. Yok onun gelini bunun damadı, vay efendim kayınımın baldızı, görümcemin eltisi off bıkmadılar da anlatmaktan. Evi havalandırayım diye pencereyi açmıştı Belma Hanım, bir dünya dedikodu duydum sabah beri. Ne çene varmış mübarek anlatmaktan yorulmadılar. İşleri de mi yok acaba? Hadi işleri yok dertleri de mi yok acaba? Gerçi sorsan çok; ondan anlatıyorlar, dertlerini birbirlerine anlatıp rahatlıyorlar onlara kalsa. Allah’ın her günü oturup cümle âlemi baştan aşağı tarayıp her güne havadis buluyorlar. Normal zamanlarda buluyorlar hadi, şimdi ne ara çıkıp da duyup da bu kadar lafı günlük iletiyorlar birbirlerine şaşırmamak elde değil.

Virüs hemen hemen herkesi etkiledi; bir şu karşı binadaki sarı evle ona bitişik bordo evi etkilemedi. Bu ablamlar her Allah’ın günü sabah kahvaltısından akşam ezanına birlikte lakırdı halinde. Tabi ara sıra birbirlerine küsmelerini saymazsak. Allah uzun ömür versin elbette gözüm yok ne yaşlarında ne oturmalarında ancak bizimkiler ne zaman pencereyi açsalar onların konuştukları bizim evin içinde. Bunlar mahallenin çok eski sakinleriymiş, nerden baksan 35 yıldır burada bu evlerde yan yana cam cama yaşıyorlarmış. Evlerin üzerinde olduğu arsa dedelerinden kalmaymış hala/ dayı kızlarıymış bunlar. Kardeşten yakınlar, candan içeler. O sebeple biri Ahmet geldi dese öbürü Ahmet’in seceresini, diğeri Fadime gitti dese beriki Fadime’nin güzergâhını bilecek derece hem birbirlerine hem tüm akrabayı taallukatına hem de bu mahalleye giriş yapanların cümlesine –muhtardan bile önce- hâkimler. Mahallede biri hapşırsa doktordan, biri hamile olsa kocasından, biri ölse Azrail’den sonra belki ama kesin ölenin ruhundan önce onların haberi olduğu kanaatindeyiz. Kanaatindeyiz diyorum çünkü tüm site onlarla ilgili aynı fikre sahibiz, ancak bunu bile biz birbirimize söylemeden önce onların duyar da bilir diye korkudan dile getiremiyoruz.

Komşular da bizim Alper Bey ve Selda Hanım da konu onlardan açılınca “ Allah iyiliklerini versin, nasıl da her şeyi biliyorlar sağ olsunlar! Mahallenin gece gündüz gönüllü bekçileri, sayelerinde çocuklar dışarıda oynarken, gündüz biz işteyken, gece uyurken güvende hissediyoruz kendimizi. Çünkü biliyoruz ki bizim Safiye Abla ile Fikriye Abla her daim her yerden olaya vakıflar” deyip varlıklarından duydukları güveni ve atılan her adımdan haberdar olmalarının bize sağladığı rahatlığı birbirlerine aktarıyorlar!

 Kimse bilmiyor ama ben onlara SaFik deyip tek isim yaptım. Çünkü bir insanmış da yarımları ayrı evlere bırakılmış gibi bütünlük içindeler. Ben de onlara SaFik deyip bu ayrılığı bütünledim. Aman yerin kulağı vardır, duymasınlar! Ayrıca ünlü Türk büyüğü Polat Alemdar’ın da dediği gibi “iki kişinin bildiği sır değildir”. Maazallah biri duyar da onlara gider, alimallah üşenmez gelip evi basarlar da ağzımı yüzümü yırtıp parçalarıma ayırırlar beni. Bakmayın siz yaşlı başlı olduklarına olay bu boyuta geldiğinde ikisi de birer dişi aslan gücüne sahipler. Nerden mi biliyorum. Oo her gün duyduklarımı duysanız siz de anlar ve emin olurdunuz.

Safiye Abla’nın iki gelini var, her sohbette laf dönüp dolaşıp illa onlara gelir. Ne meymenetsizlikleri ne beceriksizlikleri ne de müsriflikleri kalır dile getirilmeyen. İlk taşındığımızda ben -tanımadığım için gelinleri “Aman Allah düşmanıma vermesin.  Ne talihsiz kadınmış bu Safiye Abla, büyütmüş beslemiş, elin kızı o pırlanta gibi çocuklara gelip konmuş kocalarının analarına kan kusturuyorlar haspam” dediydim içimden. Günahlarını almışım gelin kızların meğer. Safiye Abla’yı tanıdıkça kimin kime neler ettiğini daha iyi anladım.

Gelinler gelince bizimkinde bir surat bir naz. Hep bir laf sokmalar hep bir kinayeli konuşmalar. Oğlanlar buraya her geldiğinde Safiye Abla’nın ya bir yeri ağrır ya da bir sıkıntısı vardır! “Ah Safiye Abla daha az evvel iyiydin, neşen yerinde keyfin gıcırdı, ne o oğlanın araba kapıya yaklaşınca bir haller oluyor sana” diye bağırıp kaçasım var. Ama nerde ben de o cesaret. Kendi gelinine bunları eden bana ne etmez.

Fikriye Abla’nın ise bir kızı var, o da şehir dışında. Ama kıza da damada da taa buradan yetişir. Evi uzaktan kumandayla televizyon kumanda eder gibi kilometrelere bakmaksızın Fikriye Abla buradan yönetir. “Aman kızım çok yüz verme o görümcene. Aaa eltin dururken sen ne diye her işine yetişirsin bilmem kayınvalidenin. Anan burada yalnız başına kahrından otursun sen onlara hizmet et. Nerde o kocan yine geç mi geliyor yoksa eve. Azcık safsın sen gözünü aç bir işler çevirmesin arkandan…” Gibi,  tüm fitne fesat fikirlerini serpiştirir Antep’e doğru. Artık kızı da benim gibi mi düşünür yoksa Anamdır deyip dediğini dinler, uygular mı bilmem; ancak inşaallah Fikriye Abla’ya çekmemiştir de dinlemiyordur da onu. Yoksa o evlilik çok dayanmaz aha bu önümdeki cama yazıyorum. Dediydi dersiniz.

He işte bu  Fikriye Abla’nın da rakibi eltisi. “Mendebur aşağı, sinsi yukarı” sanırsın adı yok koca kadının. Başına gelen tüm sıkıntıların sebebi bellemiş eltisini. “Kaynanasıgil hep onun yüzünden eziyet etmişler, hep hor görmüşler, öte beri itip ayırmışlar, kocasıyla arası açılsın diye muskalar yaptırıp üfürükler yollamışmış” falan filan. Anlayacağınız bizim Fikriye’de akıl fikir azcık kıt. Yahu kadın bütün bunlar oldu hadi. Bu eltin günahı boynuna sana bunları etti diyelim. Kayınvaliden, kayınpederin, kayınbiraderin de diyelimki işi çakmadı, onun kurbanı oldu; onu da öyle diyelim, peki bu ağzı var dili yok Abdullah Bey’de mi yanlış, bir sen mi doğrusun? Bu adam konu ne zaman ailesinden açılsa “tamam Fikriye açma eski defterleri, bak huzurumuz kaçmasın diye tüm ailemden oldum. Yıllar var bu eve hiç biri ayak basamıyor senin korkuna. Anam öldü cenazesine gitmedin, babam yatalak daha bir gün ne aradın ne kapısını tıklattın. Allah bana “evlatlık vazifeni layıkıyla yaptın mı” dediğinde cevap verecek yüzüm yok. Tamam artık ne istiyorsun zavallılardan, bak bu yaş oldu hala dır dır” der durur. Der de kime der yaşlandı diye akıllanacak, gördü diye anlayacak değil ya her insan. Fikriye Abla’nın da tıyneti bu.

Abdullah Bey korktuğundan değil Fikriye Abla’nın kimi kimsesi olmadığından ve ona emanet edildiğinden bırakıp da gitmiyor onu. Dayısı ile dedesi büyütmüşler bu evde Fikriye Abla’yı. Abdullah Bey iç güveysi gelmiş bu eve. Eskiden nikahın birleştirdiğini ölüm ayırır deyip hatasını örtmek, gediğini kapatmak adetten olduğundan idare edip gelmiş bugüne. Yoksa çekilir dert değil onun ki.

Çok olgun adam bu Abdullah Bey. Babası kaç yıldır felçli, bir sokak altta kendi evinde yalnız yaşıyor anası öleli. Abdullah Bey’in abisi de babasıyla aynı bahçede ayrı evde oturuyor. Bu Fikriye Abla’nın yaptığı fenalıklardan bezmiş olacak ki ailesi hiç gelmezler. Ben de görmedim onları burada. Abdullah Bey her gün uğrar babasının yanına. İhtiyaçlarını alır. O gün evde bir iş yoksa hep oradadır. Elinden yemek bulaşık da gelir sağ olsun. Babacığına destek olmaya gayret eder adamcağız. Geri kalan işler de tabi abisinde. İki kardeş böyle bir çözüm içindeler. Ama Fikriye Abla’yı dinleyen, onun ömrünü yediler sanır.

Bu Korona işi çıkınca “yaşlı adamın yanına habire gir çık olmaz, o nedenle iyisi mi bu iş bitene kadar babamın yanında kalayım ben” deyip gitti Abdullah Bey kaç gündür gelmiyor. Lazım bişey olursa da bahçeden Fikriye Abla’ya verip gidiyor. Artık virüs bulaşmasın diye mi yoksa adam yıllardır aradığı huzuru birkaç hafta buldu da ondan mı, orasını bilemem ben.  Kimse kimsenin içini uzaktan gördüğüyle bilemez zaten. Tabi ben de, ama bizim SaFik’lerin tüm hayatı birbirine bitişik mutfak camlarında ve bahçede geçtiği için her şeye istemeden vakıf olduk artık.

İşte bugün de yine başladılar dünden kaldıkları yerden sohbetlerine. Ramazan mamazan demeyip yaktılar gıybet kazanını, vurdular altına kuru odunları yanıyor cayııır cayır!

Dur bakalım ne diyorlar, yok duyamıyorum ki. Belma Hanım da az daha örtmeseydi pencereyi tam anlatıyorlardı karşı apartmana akşam gelen yabancı arabanın neden geldiğini. Ah be Belma Hanım, sen de azıcık meraklı olsaydın da dinleseydik birlikte. Ama hiç haz etmez dedikodudan ev sahibim Belma Hanım. Çok edepli kadındır, duysa bile duymazdan gelir.

İyi de ben ne yapayım gün boyu bu pencerede kornişe asılı durmaktan canım sıkılıyor. İşim camı beklemek. Arada pencere açılınca esen rüzgârla arzı endam ediyorum o kadar. Şaka maka iyice alıştım bu bizim SaFik’lerin dedikodularına, bağımlı mı oldum sanki ne? (peri)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir